6 Haziran Cumartesi- Isparta
Ne demişler: Söz uçar, yazı kalır. Kalbimizi uçuran, gönlümüzü aydınlatan anılar bazen günlük telaşlarımız arasında uçup gidiyor. Oysa mutluluk, bu anlarımızın toplamı değil midir?
Öyleyse gelin, bu yılın en güzel gezilerinden birine; gül hasadıyla ünlü Isparta’ya, ardından da Sagalassos Antik Kenti’ne doğru yola çıkalım.
Anneannem Ispartalı. Bu yüzden yıllardır gitmeyi çok isterdim. Ama nedense –sebebini hâlâ bilmiyorum– yolum bir türlü düşmemişti. Bu yıl annem, üniversiteden arkadaşlarıyla gitmeye karar verdi. Beni de davet etti. Fakat onların kendi arkadaş ortamlarını bölmek istemedim. “Ben de kendi arkadaş grubumu oluşturur, öyle giderim,” dedim.
ODTÜ Ege Mezunları Derneği’nden Fulya da benim gibi Isparta’yı çok merak ediyormuş. İkimiz hemen karar verdik: “Bu işi yapıyoruz!” Önce güvenilir bir tur şirketi ve deneyimli bir rehberle anlaştık. Tur şirketimiz: Rehberle. Ardından derneğimizden katılmak isteyenler için duyuru yaptık. Kontenjanımız tahmin ettiğimizden çok daha kısa sürede doldu.
Gül hasadını görmek için en ideal zaman haziranın ilk haftasıydı. Bu yüzden riske girmemek için 6-7 Haziran tarihlerini seçtik. Ayrıca derneğimizden, Isparta’da fabrikası bulunan Nuri Abimizi ziyaret edecektik. Kapalı bir tur olacaktı. O hafta sonu bölge çok yoğun olduğu ve otel sayısı sınırlı bulunduğu için tüm organizasyonu aylar öncesinden tamamladık.
Her şey kusursuz ilerledi. Tur şirketimiz Rehberle'ye güveniyorduk, hazırlıklarımız eksiksizdi ve hepimiz büyük bir heyecan içindeydik.
Derken... Geziye sadece üç gün kala acile kaldırıldım.
Şiddetli karın ağrısıyla 3, 4 ve 5 Haziran’ı hastanelerde geçirdim. İlk şüphe apandisitti. Sonra, BT’nin boyar maddesi bende solunum krizine yol açtı. Apandisit net değildi ama ağrı gelip gidiyordu. Yanlışlıkla ameliyat olmanın kıyısından döndüm. Neyse ki başka bir hastanedeki bilinçli bir doktor, son gün apandisit olmadığına karar verdi. "Hadi rahatça gezine git" dedi.
İşin ilginç yanı, annem de o günlerde Isparta’da olacaktı. “Bir şey olursa annemle buluşur, beni hastaneye götürür,” diye şaka yapıyordum. Çok şükür buna hiç gerek kalmadı ve geziyi sapasağlam tamamladım.
Cumartesi sabah erkenden İzmir’den yola çıktık. Saat 06.30’da Fahrettin Altay Meydanı’ndan hareket ettik. Lozan Meydanı ve Bornova’dan katılan arkadaşlarımızla birlikte 15 kişilik grubumuzu tamamladık.
![]() |
| Yol arkadaşım Feryal abla |
Rehberimiz Kemal Şendikçi yol boyunca hem bölgeyi hem de Isparta’nın tarihini anlattı. Şehre vardığımızda öğle saatleri olmuştu. Hiç vakit kaybetmeden gül hasadı yapacağımız bahçelere geçtik.
Gül Hasadı
Hava muhteşemdi. Gökyüzü masmaviydi.
Elimize küçük keseler verdiler. İçlerini Isparta’nın meşhur, mis kokulu pembe yağ gülleri Rosa damascena ile dolduracaktık. Gül hasadı, yağ oranının en yüksek olduğu sabahın erken saatlerinde elle yapılıyormuş. Isparta’da yaklaşık 60 gün sürüyormuş; önce alçak rakımlarda başlayıp hava daha serin kaldığı için yavaş yavaş yüksek bölgelere doğru ilerliyormuş.
![]() |
| Şam Gülü. Rosa Damascena |
“Bunlardan reçel yapabilirsiniz,” dediler. Bu kadarcıktan reçel mi olur diye içimden güldüm. Meğer oluyormuş! Eve döndüğümüzde yaptığımız reçeller şahane oldu. Bir de bonusu vardı: Yol boyu otobüsümüz mis gibi gül koktu.
| İdil, ben, Fulya |
Gül bahçelerinden sonra Güneykent’teki Gülbirlik Gülyağı Fabrikası’na gittik. Bahçede bizi, Isparta’da gülcülüğün öncüsü kabul edilen Gülcü İsmail Efendi’nin heykeli karşıladı. Hikâyesi oldukça ilginç: Anlatılana göre 1888 yılında Bulgaristan'dan bir gül fidanını bastonunun içine saklayarak Isparta’ya getirmiş. Gülü yetiştirmeyi başarmış ama gül yağı için uğraşması gerekmiş. Çevresindekilerin itirazlarına rağmen vazgeçmemiş ve sonunda kaliteli gül yağı üretmeyi başarmış. Böylece bugün Isparta’yla özdeşleşen gülcülüğün de temellerini atmış.
Gülcülük zamanla büyüyünce üretici kooperatifleri bir araya gelmiş ve 1954 yılında Gülbirlik kurulmuş. Fabrikada aynı yıl kurulan eski üretim tesisi bugün müze olarak korunuyor; hemen yanında ise modern üretim tesisi bulunuyor.
Gül yağının nasıl elde edildiğini de burada öğrendik. Sabah erken saatlerde toplanan güller bekletilmeden fabrikaya getiriliyor ve suyla birlikte büyük kazanlarda damıtılıyor. Gülün uçucu yağı buharla birlikte yükseliyor, soğutulduğunda tekrar sıvıya dönüşüyor ve gül yağı ayrıştırılıyor. Geriye kalan su ise mis kokulu gülsuyu.
İşin en şaşırtıcı tarafı miktarı: Sadece 1 kg gül yağı elde etmek için yaklaşık 3–4 ton gül çiçeği gerekiyor. O küçücük şişelerin neden bu kadar kıymetli olduğu burada daha iyi anlaşılıyor.
Isparta Merkez
Gül kokularını geride bırakıp Isparta merkeze doğru yola çıktık. Şehir merkezindeki Kaymakkapı Meydanı’nda bizi, elinde meşhur şapkasıyla 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in heykeli karşıladı. Isparta’nın geçmişi tarih öncesi dönemlere kadar uzanıyor; Pisidya’dan Roma ve Bizans’a, Selçuklulardan Hamitoğulları ve Osmanlı’ya kadar pek çok medeniyet burada iz bırakmış. Ama uzun uzun tarihe girmeyelim; Isparta'nın şahane mutfağına geçelim.
Öğle yemeği için Kebapçı Kadir’e gittik. Yayla çorbası, Isparta şiş, kabune pilavı ve irmik helvası... Hepsi birbirinden lezzetliydi. Özellikle kabune pilavı muhteşemdi. Isparta’nın geleneksel düğün yemeklerinden biri.
| Afiyetle |
| Kabune |
Yemeğin ardından hemen yakındaki Kutlubey Camii’ni, diğer adıyla Ulu Cami’yi gezdik. Isparta merkezindeki en eski camilerden biri.
![]() |
| Camide |
Ardından Firdevs Bey Bedesteni’ne girdik. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaptırılan bedesten bugün de çarşı işlevini sürdürüyor. İçeride kuyumcular, bakırcılar ve hediyelik eşya dükkânları sıralanıyor. Diğer tarafında ise bugün Mimar Sinan Camii olarak bilinen Firdevs Bey Camii’nin minaresi bulunuyor.
| Bedesten |
Bedestenden çıkınca oradaki esnafa anneannemi tanıyıp tanımadıklarını sordum. Ailesinin adını söyleyince tanıdılar. İçimde bir mutluluk. Anneannemin ailesinin yaşadığı evin yıkılıp yerine apartman yapıldığını anlattılar. Keşke anneannem de yanımda olsaydı, onun ailesinden birilerini tanıyabilseydim diye düşündüm. Bir aidiyet hissi kapladı içimi.
| Isparta Hatırası |
Bir sonraki durağımız, ODTÜ Mezunlar Derneği’nden abimiz Nuri Erçetin’in davetiyle Erçetin Gülyağı Fabrikası oldu. Nuri Abi bizi fabrikasında ağırladı, üretimin her aşamasını tek tek anlattı. Böylece gül yağının hem geleneksel yöntemlerle hem de modern tekniklerle nasıl üretildiğini görme fırsatı bulduk.
| Erçetin Gül Fabrikası'nda |
Gülbirlik’te gördüğümüz distilasyon yönteminin yanında burada ekstraksiyon yöntemini de öğrendik. Bu yöntemde gülden önce yoğun, balmumu kıvamında gül konkreti, ardından parfüm sektörünün değerli hammaddelerinden gül absolütü elde ediliyormuş. O mis kokulu güllerin ne kadar farklı ürüne dönüştüğünü burada daha iyi anladık.
Ama benim için günün en güzel anlarından biri fabrikanın her yanına serilmiş güllerdi. Sevgili arkadaşım Gonca ile kendimizi güllerin üzerine bırakıp fotoğraflar çektirdik. Sonsuzmuş gibi görünen pembe güllerin arasında yatarken her yerimizi gül kokusu sardı. Isparta’yı sadece görmedik, resmen kokusuyla içimize çektik.
| Sonsuz gül havuzunda Gonca ile |
Nuri Abi’nin güzel ev sahipliğiyle hem eski yöntemleri hem de yenilerini deneyimleyip gül kokuları içinde fabrikadan ayrıldık.
Eğirdir
Eğirdir Gölü’ne doğru yola çıktık. Göl manzarasına bayıldım. O mavi his içimi genişletti, esen hafif rüzgâr günün yorgunluğunu aldı. Çok yorgunduk. Göl kenarında kısa bir mola verip çay kahve içtik ve manzaranın karşısına oturduk. Bütün günün koşturmacasından sonra biraz durmak, gölü seyretmek çok iyi geldi.
| Manzara |
| Gezi grubumuz ODTÜ mezunları |
![]() |
| yorulup kahve içenler |
O sırada annem aradı. “Nasılsın, ağrın sızın var mı? Biz otele geldik, harika bir otelmiş,” dedi. “Anneciğim, hangi oteldesiniz?” diye sordum. “Sagalassos Spa Otel,” demesin mi? İyi de bizim otelimiz de orası! :)
O ana kadar geceyi aynı otelde geçireceğimizi hiç bilmiyordum. Annemle farklı turlarla, farklı rotalardan gelip aynı yerde buluşacak olmak bana harika bir sürpriz oldu.
Akşam yemeğinde Nuri Abi ve eşi Seda Hanım’la yeniden buluştuk. Güzel bir sofrada, bol sohbetli, bol kahkahalı bir akşam geçirdik. Bir de güzel sürprizim vardı: Tülin. Tülin, ODTÜ'de tanıştığım ilk arkadaşım. Isparta'da öğretmenlik yapıyor. Bağımız hiç kopmadı, hep görüşürüz. Yıllardır beni çağırırdı, Isparta'da buluşmak o ana kısmetmiş.
Hesap geldiğinde Nuri Abi ve Seda Hanım bize el sürdürmediler. “Memleketimize gelmişsiniz, burada sizin paranız geçmez,” dediler. Mahcup olduk ama bu güzel misafirperverliğe karşılık, yemeğe ödeyeceğimiz parayı burs fonuna bağışlamaya karar verdik. Nuri Abi ve Seda Hanım’a içten ev sahiplikleri için teşekkür edip Ağlasun’daki otelimize doğru yola çıktık.
Otelimiz harikaydı. Sadece bir gece kalacağımız için üzüldüm. Çok yorgundum ama annemlere baskın yapmadan uyumak olmazdı. Üstelik odaları benimkinin üç dört oda yanındaydı. Tesadüfün böylesi!
“Kızlaaaar, sizi yakaladımmm!” diye kapılarını çaldım. Annem ve oda arkadaşı pijamalarıyla kapıyı açtılar. Beni görünce önce şaşırıp sonra gülmeye başladılar. Hemen fotoğrafımızı çekip babama gönderdim: “Annem kendi kız arkadaşlarıyla gitti ama ben yakaladım.” :)
| tüm havuz benim |
Sabah da benden beklenmeyecek bir performans gösterip erkenden kalktım. Mayomu giyip otelin spa ve havuzlarına indim. Daha açılmamıştı, ortalıkta kimseler yoktu. Havuzları, spası, her şeyiyle otel gerçekten harikaydı. Keşke biraz daha kalabilseydik.
Havuz sonrası kahvaltıya indiğimde manzara epey eğlenceliydi: Bir uzun masada annem ve arkadaşları, birinde bizim ekip, bir diğerinde de tanıdık bir tur şirketinin grubu... Annemin arkadaşları beni görünce heyecanla, geçmiş olsun dilekleri ve sevgi sözcükleriyle karşıladı. Çoğunu zaten tanıyordum, bu neşeli grubu görmekten çok mutlu oldum.
Annemi çok özlemişim demek ki; bir gün bile ayrı kalamadan yine kahvaltıda buluştuk maşallah :)
| annemle otelin bahçesinde |
7 Haziran Pazar – Sagalassos, Burdur ve Salda
Otelimizden yola çıkıp Ağlasun’un yaklaşık 7 km kuzeyindeki Sagalassos Antik Kenti’ne vardık. Akdağ’ın yamaçlarına, denizden yaklaşık 1700 metre yüksekliğe kurulmuş Sagalassos, Anadolu’nun en iyi korunmuş antik kentlerinden biri. Dağların arasındaki konumu kente doğal bir koruma sağlarken, çevresindeki verimli topraklar ve bol su kaynakları da burada gelişmiş bir yaşam kurulmasına olanak vermiş.
Sagalassos
Kenti gezerken en çok dikkatimizi çeken şey su oldu. Sagalassos adeta bir su şehri. Suyu kente taşıyıp çeşmelere dağıtan bir sistem kurmuşlar; Romalılar suyu yalnızca bir ihtiyaç değil, mimarinin de parçası haline getirmişler. Kentin dört bir yanında karşımıza çıkan çeşmeler bunun en güzel kanıtı. Aradan neredeyse iki bin yıl geçmişken Antoninler Çeşmesi’nden bugün hâlâ gürül gürül su akması insana tuhaf bir heyecan veriyor.
Sagalassos’un bulunduğu bölgedeki insan yaşamının izleri binlerce yıl öncesine uzanıyor. MÖ 333 yılında Büyük İskender’in ordusuna karşı dirense de sonunda onun hâkimiyetine girmiş; Helenistik dönemde gelişerek Roma döneminde Pisidia’nın en önemli kentlerinden biri olmuş.
Roma döneminde Sagalassos’un yıldızı iyice parlamış. Tarım ve ticaretin yanında özellikle seramik üretiminde ünlenmiş. Burada üretilen kaliteli sofra kapları Doğu Akdeniz’in farklı bölgelerine kadar gönderilmiş; kentte 50’den fazla seramik fırını ve atölye tespit edilmiş. Yani anlayacağınız, Sagalassos bir bakıma o devrin Paşabahçe’siymiş.
İmparator Hadrian döneminde kentte büyük bir yapılaşma başlamış; hamamlar, çeşmeler, kütüphane ve tapınaklarla Sagalassos giderek görkemli bir Roma kentine dönüşmüş.
Gezmeye Aşağı Agora’dan başladık. Buradaki dev Roma Hamamı 5.000 metrekareden büyükmüş. Hamamlar yalnızca yıkanmak için değil, spor yapmak ve sosyalleşmek için de kullanılan önemli kamusal alanlarmış.
Yukarı Agora’ya doğru çıktıkça kentin zenginliği daha fazla hissediliyordu. İki agora arasında bir zamanlar Macellum, yani pazar yapısı bulunuyormuş. Asıl etkileyici yapı ise Yukarı Agora’daki Antoninler Çeşmesi. Renkli taşları, sütunları, kabartmaları ve heykelleriyle kentin en görkemli yapılarından biri.
![]() |
| Zengin AVM'si Macellum'da |
| Soğuk soğuk akan çeşme |
![]() |
| Antoninler Çeşmesi |
Çeşmenin ortasından akan su büyük havuza dökülüyordu. Sagalassos’un hikâyesi biraz da burada birleşiyordu: dağların tepesinde kurulmuş bir kent, mermerlerin arasından akan berrak su ve arkasında Toroslar...
| Bu çeşme ise yüzyıllardır durmadan akmış. |
Sagalassos’un görkemli günleri elbette sonsuza kadar sürmemiş. Depremler ve zaman içinde değişen ekonomik ve çevresel koşullar kenti giderek zayıflatmış. 7. yüzyıldaki büyük deprem pek çok kamusal yapıya ağır zarar verse de yaşam sona ermemiş; Sagalassos’ta yerleşim 13. yüzyıla kadar devam etmiş. Daha sonra yaşam dağlardan aşağıya, bugünkü Ağlasun’a kaymış.
İşin ilginç yanı, genetik araştırmalar da bölgede şaşırtıcı bir sürekliliğe işaret ediyor. Sagalassos’un Roma ve Bizans dönemlerinden kalan insan örnekleriyle günümüz Ağlasun nüfusu karşılaştırıldığında, yaklaşık iki bin yıllık süreçte belirgin bir genetik kopuş görülmemiş. Yani bugünkü Ağlasun halkında eski Sagalassos nüfusunun genetik izleri hâlâ devam ediyor.
| Amfitiyatro |
| Amfitiyatro |
Yüzyıllarca dağların arasında sessizce kalan kent, 1706 yılında Fransız gezgin Paul Lucas tarafından yeniden Batı dünyasının dikkatine sunulmuş. Bugün Sagalassos, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alıyor.
Burdur
Sonraki durağımız Burdur oldu. Vardığımızda hepimiz çok acıkmıştık. Önce Toros Restoran’da karnımızı doyurduk. Burdur köftesinin yanında özellikle cevizli lorlu pide buranın meşhur tadıymış. Ortaya söyledik. Midemiz çatlayana kadar tatlısı, çayı dahil yedik içtik. Yemek enfes ötesiydi. Çok, çok güzeldi.
Peki hesap? Kasadaki bey “1.500 TL,” dedi. “Tamam,” dedim. “Hanımefendi, bu dört kişinin ücreti. Siz dörtte birini ödeyeceksiniz.” Nasıl yani? 375 TL mi ödeyeceğim? O fiyata İzmir’de salata yiyemem! “Çok ucuz,” dedim. “Biliyorum ama burası öyle,” dedi. :)
Ardından meşhur Burdur ceviz ezmesinin tadına bakmaya gittik. Bir arkadaşımızın arkadaşı zamanında sınırsız yiyip fenalaşmış. Bu bilgiyi not alıp, biz ölçülü davrandık. :) Yine enfes bir lezzetti.
![]() |
| Ceviz ezmesi |
Yemekten sonra biraz sokaklarda dolaştık; tarihi merkezden geçip Burdur Arkeoloji Müzesi’ne gittik.
Burdur Arkeoloji Müzesi
Müze, gezinin eksik parçalarını tamamladı. Sagalassos’ta kopyalarını gördüğümüz eserlerin orijinalleri buradaydı. Kuzeybatı Heroon’daki Dans Eden Kızlar frizi, Antoninler Çeşmesi’nden getirilen Dionysos heykelleri ve Sagalassos Roma Hamamı’nda bulunan devasa imparator heykellerinin parçaları karşımıza çıktı.
Özellikle İmparator Hadrian’ın heykeli inanılmazdı. Yalnızca bacağı neredeyse insan boyundaydı. Sagalassos’ta dolaşırken gördüğümüz o görkemli yapıların nasıl heykellerle donatıldığını burada çok daha iyi hayal edebildik.
| Hadrian'ın bacağı |
En yakışıklı mitolojik karakterin Dionysos olduğuna kanaat getirdik. Müzede bol bol kaslı ve görkemli heykelleri vardı. :)
| Dionysos |
Salda
Burdur’dan sonra son büyük durağımız Salda Gölü oldu. Torosların arasında, yaklaşık 1.200 metre yükseklikte bulunan göl, bembeyaz kıyıları ve turkuaz suyuyla gerçekten çok farklı görünüyordu.
| Salda Gölü hatırası |
Salda’yı özel yapan yalnızca görüntüsü değil. Gölün yüksek alkaliliği ve magnezyumca zengin yapısı, kıyısındaki beyaz oluşumların ortaya çıkmasında önemli rol oynuyor. Buradaki mikrobiyal oluşumlar, dünyadaki yaşamın çok eski dönemlerini anlamaya çalışan bilim insanları için de oldukça değerli. Gölün kıyısında bu araştırmalara ayrılmış, mimarisi de oldukça ilginç bir araştırma merkezi kurulmuş.
Salda ne yazık ki yıllar içinde epey tahrip edilmiş. Hassas bölümleri bugün koruma altında. Araçlar belirli bir noktadan öteye geçemiyor; biz de elektrikli araçlarla kıyıya ulaştık. Beyaz kumsalın bazı bölümlerine basılmasına izin verilmiyor. Uzaktan bembeyaz kıyıları ve turkuaz suyu seyrettik. Sonra bir kafeye oturup nostaljik şişedeki Tamek şeftali suyumu yudumladık. :)
| Gezinin mimarlarından Fulya. Son günün şerefine Tameklerimizi içiyoruz. |
Salda’yla birlikte gezimizin de sonuna geldik. Güllerle başlayan yolculuğumuz; Isparta, Sagalassos, Burdur ve Salda derken dolu dolu geçti. Çok yorulduk ama değdi.
![]() |
| Bizim ekip harikaydı |
Gezmek insanın ruhunu açıyor. Hele ülkemizin güzelliklerini keşfettikçe bu coğrafyaya yeniden âşık oluyorum. Bu sene hedefim biraz daha Türkiye.
Gönlümüzü, ruhumuzu kendi topraklarımızın esintisiyle dolduralım.
Yeni rota sizce neresi olsun?
![]() |

.jpeg)
.jpeg)


.jpeg)

.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
1 yorum:
İremcim, gezimizi kalıcı kılan yazını keyifle okudum. Dilinin sadeliği ve içtenliği yazının kolayca okunmasını sağlıyor ve samimiyetin okuyucuya geçiyor. Nice geziler olsun canım. Feryal Bekdik
Yorum Gönder